
Boynunu hafifçe öne eğdi. Alınmıştı belli ki. Oysa sahibi ne kadar da mağrurdu. Yaptığının doğru bir şey olduğuna ne kadar da inanıyordu.Her geçen gün sahibinin gururu okşanırken, onun boynunu biraz daha bükülüyordu. Yavaş yavaş çürüyordu. Çok geçmedi üzerinden. Üç beş sabah sonra tamamen toprak oldu.
Sahibi hiçbir zaman anlamadı. Oysa herkes bilirdi bunu: kaktüsler her gün sulanmayı sevmezlerdi. Kurak toprak bitkileriydiler onlar. Fazla suda çürürlerdi, tıpkı sık ağlayan kadınlar gibi..
ah..ah.. nerden başlasak?
Bir ayrılış hikayesini yazmış Nazım ustam bir tarihte. Yazmış ama bilmeden yazmış benim hikayemi. Bilse daha başka yazardı belki. Kadına da “seni seviyorum” dedirtirdi, yada şiirine dalıp, gözleri bir araya getirirdi belki. Yada “ayrıldılar” demezdi de “erkek kadına bir şans daha verdi” derdi o güzel şiirinin sonunda..
Ah benim canım ustam, ukalalık yapmak değil inan niyetim. Varlığına yetişemedim, ama yokluğunda özledim seni. Piraye’ ye yazdığın şiirlerle bildim aşkı, “Evet, vatan hainiyim” dediğinle gördüm gerçek vatan hasretini ve “Bir kız vardı Japonyada” da buldum insanlık sevgisini.. seni okuduğumda anladım mezarının başında taş yerine çınarın olmasının güzelliğini.. seni senden okuduktan sonra gördüm “son”ların “baş”lardan kıymetli olduğunu..
Dertliyim ustam. Hani kimsem de kalmadı etrafımda dinleyecek. Ondan rahatsız ediyorum şimdi senin yokluğundaki o güzel varlığını..
Eve geldiğimden beri “bir ayrılış hikayesi” elimde. Defalarca okudum erkeğin “seni seviyorum” deyişini, kadının onu cevaplayışını ve acıyı yüzüme çarpan “ayrıldılar” sözünü. Hani içimi acıtıyor acıtmasına ama bir tuhaflık da yok mu burada ustam? Gerçekten böyle mi hikaye? Gerçekten demiş mi erkek kadına “seni seviyorum” diye? Sonra kapanmış mı bir pencere? Gelmemişler mi bir daha hiç yan yana? Ve sonra özlememişler mi hiç birbirlerini? Erkek aramamış diyorsan inanırım, ama ya kadın? O nasıl durabilmiş, hamurunda bu kadar acelecilik varken?
Şiirinde ne de kolay kabullendirmişsin ayrılığı onlara, oysa haberin olmamış; kadın isyankar bu durumdan. Kadın kabullenememiş, ama bir şey de söyleyememiş. Çok incinmiş onuru. Aslında bir an söyleyecek olmuş..ama bu kez de gururu girmiş devreye. Demiş ki kendi kendine “nasıl istiyorsa öyle inansın bırak, suçlu olan sensin nasılsa, bırak işte, hiç bir şey söyleme, içini yakan sevgi kor olsun bırak,sen yine de sevgi dilenme, bir şey söyleme, çek git işte” ve “ayrılmışlar”.
Yok ustam yok, benim bu anlattıklarımla bir alakam yok.
Değilim ustam yok, orda ki kadın da erkek de ben değilim. Ha olur da soracak olursan sen nesisin bu anlattıklarının diye; ben ayrılığı üstünde misafir etmiş soğuk bankım, etrafı süpüren çöpçülerden biriyim yada belki de on üç şubatın ta kendisiyim,
yaşadıklarımı anlatmayı ne kadar sevmiyorsam, yaşamadıklarımı anlatmayı da o kadar çok severim. Ama bu kez tutamadım kendimi ustam; bir daha ki on üç şubata kadar içimde saklayacağım bir onur kırıklığım var..
neyse uzattıkça uzattım lafı, ellerine sağlık çok güzel yazmışsın hep.. seni de rahatsız ettim ustam.. rahat uyu mezarında..
Aşk din kadar kutsaldı benim için ve yandığında en sevdiğim tütsüyü andırırdı kokusu..
Şimdi, sana sarıldığından mıdır, yoksa kokusu üstüme sindiğinden midir bilmem: kutsallığını kaybetti.
İki kefesi vardı o zamanlar terazinin. İkimizin de sebepleri vardı. Ben kendiminkileri koydum kefenin birine, o da kendininkileri yığdı öbürküsüne. Önce kefedekiler denk düştü birbirine. sonra da gözlerimiz..
Ama gel zaman git zaman, sebep lazım oldu ona. Aldı kefesindekilerin birazını. Başlarda bozulmuyordu denge. Ama sonra sonra gördüm ki; ağır geliyorum artık ona. Eşitlemek istedim yeniden. Ben de biraz sebep çaldım kefemden. Ama ben çaldıkça o da çaldı. Bir türlü denk getiremedik yeniden. Ta ki kefelerimiz boşalana kadar..
Sebep kalmayınca kefelerde, gözler de denk gelmiyormuş meğer..

Bir gece yarısı apar topar buluverdim kendimi karakolda. Sakince verdim ifademi. Bu halim hayrete düşürmüş olacak ki polis beyleri, biri sordu;
- hanımefendi bu sükunet niye? Sizi gören sanki buraya hırsızlık ihbarı için değil de, çay kahve içip sohbet etmeye gelmiş sanır.
“Haklı mıydı?” acaba diye geçirdim bir an içimden. Ne diye bu kadar sakindim ki? Biraz duraksadım. Ama sonra yine sakince cevapladım sorulanı;

- efendim tedirgin olmamı gerektirecek bir durum yok ortada. Buraya vatandaşlık görevimi yerine getirmeye geldim ben sadece. Yoksa uykularımı çalanın kim olduğunu da biliyorum, hiçbir zaman yakalanmayacağını da..

Anılar düştü peşime uyumaz oldum
Düşlerim vardı yamacına
Varamaz oldum
Rüzgarla yarışırken koşamaz oldum
Düze çıkmaz yollarım inemez oldım
Geçmiş günler düğüm düğüm
Çözemez oldum güzelim
Sevda yüklü bulutlardan geçemez oldum güzelim
Kazım Koyuncu
Son günlerde sağımdan solumdan mutsuzluk fışkırıyor. Ama en çok solumdan..En çok da bu yüzden tedirginim zaten. İnançlarımı, sevmelerimi, yüreğimi ve bir de seni solumda saklıyorum ben. Solum bu kadar mutsuzken; nasıl barındırırım sizi orda.
Korkuyorum. Çok korkuyorum. Ya mutsuzluklarıma sızıp gidersen(iz) solumdan (!)
Akşam baya bir dağıtmışız evi, iyice bir toplamak gerekecek.. Gözüm korktu doğrusu. Nerden başlasam acaba?
Hımm.. en iyisi kendi odamdan başlamak. Bi kere önce şu yerlere saçılmış müsvetteleri çöpe atayım. Sonra kıyafetleri katlayayım..
.
.
evet sıra mutfakta. Keşke yıkasaydım akşamdan bulaşıkları. Şimdi bir de mutfakla uğraşmak zorunda kalmazdım. Neyse ilk iş şu tabaklarda kalanları çöpe atayım.sonra biraz su ısıtmalıyım..
.
.
bakalım başka ne iş var yapacak? Ah evet salon. Solanda da toplanmayı bekleyen kanepe örtüleri büyük bir heyecanla beni bekliyor. Ama önce şu üzerine boya dökülen gazeteleri bir çöpe atayım..
.
.
hay Allah dolmuş çöp kutusu. Neyse zaten saat de yedi olmuş. Çöp torbasını kapının önüne çıkartsam artık kimse bir şey demez herhalde. biraz sonra gelir kapıcı amca da zaten, alır gider çöpleri..
&&&
tabi ya neden daha önce düşünmedim ki bunu? Bir torbada yüreğime geçircem bundan sonra. Dertlerle, kederlerle doldu mu, çıkarıp kapının önüne koycam torbayı. Gelsin, alsın kapıcı amca onu da..